KAHVE GÜNLÜĞÜ

KAHVE GÜNLÜĞÜ


Kahve Günlüğü Köşemiz bu gün itibari ile yayın hayatında.  Her hafta  sizin için seçtiğimiz bir kitap veya DVD tanıtımı ile sizlerle buluşacak.  İlk tanıtım kitabımızı özellikle Kürk Mantolu Madonna olarak seçtim.  Hatırlarsınız, geçtiğimiz aylarda hakkının verilemediği gibi üzücü bir şekilde hakkı yenen bir kitap olmuştu. Sabahattin Ali’nin bu kitabı için söylenebilecek öyle çok söz var ki. Üzerine belki bir gün kesinti  yapmadan konuşulabilir.  Ertesi gün, sanki dün hiç konuşulmamış gibi tekrar tekrar ama yeni cümleler kurulabilir. Kim bilir kaçımız Raif Efendi’nin yalnızlığını yaşamışızdır. Kim bilir hangilerimiz Kürk Mantolu Madonna’yı,  ya da Mantosuz Madonnalar’ı  insanlıktan men etmiş , toplum içerisinde yeri yokmuş bizler çok asilmişiz gibi davranmışızdır.  Öyleyizdir belki de. Asilizdir. Ama asil kan , asıl kandan gelmiyor muydu ? Hep unuttuğumuz da bu değil miyidi? Adem ve Havva…  Bunu iyi bildik ama kim olduklarını bizim için ne anlam ifade ettiklerini hiç bilemedik.
Bilemedik…
Sözü daha fazla uzatmadan bu unutulmaz eserin tanıtım yazısı ile sizi baş başa bırakıyorum. 

KÜRK MANTOLU MADONNA

Kürk Mantolu Madonna,  160 sayfalı  roman tadında bir hikaye.  Mutlaka herkesin kütüphanesinde bulunması gereken. 
Madonna, yani Maria yani bizim dilimizde ki Meryem Ana.
Hikaye,  işsiz kalan arkadaşını eve yemeğe davet edip, daha sonra ona yemek sözü verdiğini unutan özel bir şirket müdürü Hamdi’nin arkadaşını odada yalnız bırakarak nezaketsizliğin diz boyu olduğu sınırların zorlanması ile başlıyor.  Ve yine aynı Hamdi bu arkadaşa,  şirketinin  çalıştığı bankalardan birinde aracı olması konumunda bir  iş buluyor.  Bu arkadaşla hikayenin anlatıcısı ve Raif Efendi’nin  oda arkadaşı aynı kişi. Raif Efendi bu hikayenin baş kahramanı.
Raif Efendi’nin saf yüzü , biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insan ile karşılaştığında zorla da olsa tebessüm etmek istemesi hayata sımsıkı tutunmasından değil.. Aslında bir an önce yaşam ile arasında ki bağ kopsun isteyen bu adamın hazin öyküsü, bürosunda ki ikinci çekmecesinde bulunan kara kaplı defterin içinde gizli…  Kimselerin bilmediği bu hikaye Raif Efendi’nin tüm hayatı.
Bu adam için 35 yaşından sonra neredeyse hiç yaşamamış diyebiliriz. Oysa otuzbeşinden önce evlenmiş iki kız çocuğu babası olmuş. Evde ki herkese yabancı olan bu adamın oda arkadaşı bir gece de onun bütün hayatını öğreniyor ve onun sayesinde biz de öğreniyoruz.  Hikayenin ikinci bölümü tamamen Raif Efendi’ye ayrılmış.
Raif Efendi, hayatı boyunca hiçbir işte tutunamamış, babasının onca mal varlığına rağmen sabun fabrikalarının başına geçememiş, genç, hayattan zevk almayan, umursamayan , önceki günün bir sonraki günden hiç ama hiç farkı olmadığını düşünen ve farkı olması için de parmağını bile kıpırdatmayan bir toy delikanlıdır. Tüm denemelerinde başarısız olmuş ve annesi ile babasının “aslında sen kız olacakmışsın” söylemine maruz kalmıştır. Buna için için içerlerken ne acıdır ki, bunun aksi için de hiçbir şey yapmamıştır.  Özellikle resim yapma konusunda istekli olup, Güzel sanatlar Fakültesinde öğrencilik yapan bu genç adamın aradığını resimde de bulamayışı derin ızdıraptır.  Babası çareyi Raif Efendi’ye hemen Almanya’ya gitmesini ve bir sabun fabrikasında püf noktaları öğrenerek Türkiye’de kendisine sabun fabrikaları açacağını bildiren bir mektup yazmakta bulmuştu. Raif Efendi mektubu alır almaz kendini Almanya’da bulmuştur. Berlin’de bir pansiyona  yerleşmiş ve bir sabun fabrikasında işe başlamıştır.  Lakin bu da Raif Efendi’nin hayatında hiçbir şey değişmemiştir. Not defterine tuttuğu  sabun notları ona yeterli gelmeye başlamış ve artık fabrikaya da gitmeyi bırakmıştır. 
Berlin’de gezilmedik sanat galerisi bırakmayan Raif Efendi, yine gittiği bir galeride tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen kendini bu tabloya bakmaktan alıkoyamaz. Ayıp olmasın diye diğer tablolara da şöyle bir göz atmakta ancak, dönüp dolaşıp aynı tabloda, Kürk Mantolu Kadının portresinde kalakalmaktadır. Tabloda ki kadının yüzü daha önce gördüğü hiçbir kadına benzememektedir. Biraz acı, biraz yalnızlık, biraz alaycı bakış, biraz hüzün ve birazda lakayt bir gülümseme vardır bu kadında.Raif Efendi tablodaki portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna Delle Arpie” isimli tablodaki Madonna'nın portresine benzediğini düşünür.  Tabloyu yapan ressam kendi resmini yapmıştır.  İmza Maria Puder…
İstisnasız hergün kendini aynı galeride aynı tablounun karşısında bulmaktadır. Bu tablodaki kadın yüzü Onda hayatı boyunca hissetmediği duyguları  uyandırmaktadır. Tabloya öyle derin öyle içten bakmaktadır ki,  günler sonra yanına gelip,  “bu tabloda ne buldunuz böyle ? Yoksa aşık mı oldunuz?” diyen  Maria Puder’i  tanımamıştır bile…  Galeride dikkat çektiğini anlayan Raif Efendi bir daha galeriye hiç uğramaz.
Kaldığı Pansiyonda ki neşeli Madam Frau bir gün, Raif Efendi’ye dışarı çıkmayı teklif eder.  İlk kezbirlikte çıktıkları o akşam Maria Puder ile karşılaşacağını kim bilirdi ki …
Ertesi gün aynı sokakta aynı saatte Kürk Mantolu Kadını bekleyen  Raif Efendi, O’nu tekrar görebilmiş ve takip etmeye başlamıştır. Bu vesile nerede çalıştığını öğrenmiş ve sesini ilk duyduğu anda, galeride onu tanıyamayışına hayretler içerisinde kalmıştır. İlk teklif Maria Puderden gelmiştir.  Hiçbir karşılık beklemezse çok iyi arkadaş olabileceklerdir.  Raif Efendi hem hayatının en mesud hem de en acı gününü yaşamaktadır.
Birlikte geçirdikleri her günün ikisi için de anlamı ve önemi  büyüktür.  Ekim Ayından Noele kadar her şey harikadır. Raif Efendi hayatında ilk kez yaşadığını fark etmiş, ruhunu hissetmiş ve başka bir insanın ruhuna kendini kaptırmıştır. İki ruh ancak bu kadar kendini tamamlayabilirdi... Maria Puder, ilk kez bir insana inanmanın hazzını yaşamaktadır.  Ağır bir hastalığa yakalanan Maria’ya,  Raif Efendi günlerce bakmıştır. Öğleye kadar da fabrikaya gitmektedir. Öğleden sonra Maria için yapabileceği ne varsa yapmaktadır.  24 yaşından sonra yaşadığını fark eden Raif Efendi bu rüyadan uyanmaktan çok korkmaktadır. Uzun süre kaldığı pansiyona uğramayan Raif Efendi gittiği ilk gün aldığı telgrafla  ne yapacağını bilememiştir. Eniştelerinden gelen bu telgrafta “baban öldü yol paranı telledik acil gel” yazmaktadır. 
Önce ne hissetiğini bilemeyen Raif Efendi için aslında nereye ait olup, nereye ait olmadığını hatırlamak ölüm haberinden daha acı gelmiştir. Oysa Maria Puder buradadır. Berlinde’dir. O’nu cenaze için Havran’a çağırıyor olmaları büyük ızdırabtır. Konuyu Mariası ile paylaştığında ilk teklif yine Maria’dan gelmiştir. Ben senden önce gitmeliyim Prag’da annemin yanında kalmalıyım. Sen beni ne zaman çağırırsan çağırdığın yere geleceğim söz demiştir Maria…
Havran’a ulaştığında miras çoktan pay edilmiş, sabun fabrikalarından hiç bahsedilmemiş bile ve en kurak zeytinlikler Raif Efendi’ye kalmıştır. Ama bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü gerçek olan Maria’dır.  Maria ne zaman ve nereye çağırırsan demiştir…  Hemen işe koyularak 14 odalı evin içini kalan üç beş kuruş ile düzenlemiştir. Zeytin Ağaçları ne kadar mahsül vermişse Raif Efendi’ye yetmiştir. Maria her yazdığı mektuba cevap verdiği sürece Raif Efendi’nin canını sıkacak hiçbir şey yoktur bu hayatta.  Maria’nın adresini bilmediğinden mektupları Büyük Postane’ye göndermektedir.  Maria’nın  son üç mektubunda yazdığı görüştüğümüzde sana bir müjdem var haberinin bir “çocuk” olduğunu kim bilirdi?  Maria’dan artık mektuplara cevap gelmemektedir. Raif Efendi’nin Berlin’de Maria’yı soracak bir tek tanıdığı bile yoktur. Tesadüfen öğrendiği ve Maria’nın akrabası olan Madam Frau’ya ulaşmaya çalışmış ancak pansiyondan ayrıldığını öğrenmiştir. Raif Efendi için artık hayat bitmiştir. Neden ? Ne olmuştur ? Nasıl olmuştur ?  Maria Puder kendisini neden terk etmiştir ? Bilerek ve isteyerek kendine çeşitli işkenceler uygulayan Raif Efendi ,  kendisine kim yaklaşsa hatırından hiç çıkarmadığı “o bile bunu yaptıysa başkası kim bilir ne yapar” güvensizliği ile insanlardan uzaklaşmayı bilmiştir. Hiç kimse, hayatında hiç kimse Raif Efendi için bir daha aynı kıymeti göremeyecektir. Enişteleri tarafından kazıklanmış, malın değerinden düşük almak isteyen tüccarlara aptal numarası yapmış ve elinde avucunda ne var ise hiç umursamadan harcamıştır. Evlenmiş, iki kız çocuğu babası olmuş ama onları da hiç sevmemiştir…
On sene sonra tesadüfen Ankara yolunda Madam Frau ile karşılaşmış ve O’na Maria Puder’i sorma cesareti göstermiştir.  Yanında ki kız çocuğunu doğururken Maria’nın öldüğünü ve görüştüğü Türk’ün  kim olduğunu bilmediklerinden kızın yetiştirme yurtlarında büyüdüğünü öğrenmiştir.  Birkaç saniye görebildiği kız çocuğu Raif Efendi’nin kendi kızıdır. Önünden öylece trene binmiş Madam Frau ile gitmiştir.
Ve Maria ölmüştür. Bunca kahır, bunca öfke, zihninde Maria’ya attığı bunca iftira varken Raif Efendi’nin kendini affetmesi mümkün müdür?
Mümkün değildir.
Raif Efendi’de yaşarken ölmeyi seçmiş, hissisleşmiş ve hayalinde Maria’dan olan, adını bile bilmediği kızını büyütmüştür…
Kitabın altı çizilmiş cümleleri :
  • …… Bilgisine dayanarak maaşının artırılmasını istemeyişi , başka ve bol ücretli işler aramayışı da , hakkında ki bu kanaati kuvvetlendiriyordu.
  • İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır ?
  • Onun sessiz sedasız yaşayışı tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kafi bir irade değil miydi ?
  • Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde  ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz ?
  • Hayatta hiçbir zaman kafamızda ki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.
  • Dünyada bana hiçbir şey tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
  • Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm.
  • Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak , devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı , kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak , hayatın daha başka bir çok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk…
 
Editör:Öznur ŞAN